22 Ağustos 2012 Çarşamba

ENBİYA SURESİ 51-73 HAKKI YILMAZ TEFSİRİ

                       51 – Ve ant olsun ki Biz daha önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Ve Biz onu bilenler idik.
52 – Hani o [İbrahim], babasına ve kavmine: “Israrla kendisine tapınıp durduğunuz heykeller nedir?” demişti.
53 - Onlar: “Biz atalarımızı bunlara tapanlar olarak bulduk” dediler.
54 – O [İbrahim]: “Ant olsun ki sizler ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
55 - Onlar: “Sen bize hakkı mı getirdin, yoksa sen oyun oynayanlardan mısın?” dediler.
56, 57 – O [İbrahim] dedi ki: “Bilakis, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza kesinlikle bir tuzak kuracağım.”
58 – Sonra da o [İbrahim], ona müracaat etsinler diye kendilerine ait büyükleri dışında bunları parça parça etti.
59 – Onlar [Kavmi], “Bizim tanrılarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, kesinlikle zalimlerdendir” dediler.
60 – Onlar [Bazıları] “Onları anıp duran bir genç duyduk. Onun için “İbrahim” deniliyor” dediler.
61 – Onlar, “O halde ona tanık olmaları için onu [İbrahim’i] insanların gözleri önüne getirin”  dediler.
62 – Onlar, “Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” dediler
63 – O [İbrahim]: “Aksine,  onu şu büyükleri yaptı. Konuşabiliyorlarsa haydiyin onlara sorun” dedi.
64 - Bunun üzerine kendi kafalarına [vicdanlarına] döndüler de: “Şüphesiz siz, zalimlerin ta kendisisiniz” dediler.
65 – Sonra onlar yine kendi kafalarına döndüler: “Ant olsun ki bunların konuşmayacağını bilirdin” dediler.
66, 67 - O [İbrahim]: “O halde, Allah’ın astlarından size hiçbir şeyce fayda vermeyen ve size zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah’ın astlarından taptıklarınıza da üff [yazıklar olsun]! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi.
68 – Onlar [kavmi]: “Eğer yapanlarsanız, şunu tahrik edin [yandırın] ve tanrılarınıza yardım edin” dediler.
69 - Biz: “Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve güvenli ol” dedik.
70 – Ve ona bir düzen kurmak istediler de Biz kendilerini daha fazla hüsrana uğramışlar kıldık.
71 - Onu da, Lût'u da, âlemler için, içinde bolluklar bulunan topraklara kurtardık.
72- Ve Biz ona İshak’ı, ilave olarak da Yakub’u bağışladık. Ve hepsini iyi kimseler yaptık.
73- Ve Biz onları, bizim emrimizle kılavuzluk yapan önderler kıldık. Ve Biz onlara hayırlar işlemeyi, salâtı ikame etmeyi, zekâtı vermeyi vahyettik. Ve onlar, sadece Bize kulluk yapanlar idiler.

Tevhid inancını yerleştirme sürecinde Musa’ya (as) ve Harun’a (as) yapılan vahiyler konu edildikten sonra, bu ayet gurubunda da İbrahim peygamber ve onun kavmi ile olan mücadelesi nakledilmektedir.
İbrahim’in (as) nasıl eğitilip belli bir kıvama getirildiği ve ondan sonraki dönemde onunla kavmi arasında hangi olayların cereyan ettiği, ayetlerde çok açık ve detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Burada dikkatleri birkaç konu üzerine çekeceğimizden, İbrahim’in (as) buradaki kıssalarının diğer surelerdeki anlatımlarla da ilişkilendirilerek açıklanması gerekmektedir.

Çünkü o [İbrahim], yıldızlara öyle bir bakış baktı ki! Sonra da ‘Şüphesiz ben hastayım  [sancılıyım, fikir sancısı çekiyorum]’ dedi.
Hani o, babasına ve toplumuna: “Siz neye kulluk ediyorsunuz? Allah’ın astlarından birtakım uydurma ilahları mı istiyorsunuz? Peki, âlemlerin Rabbi hakkında kanaatiniz nedir?” demişti.
Bunun üzerine onlar [babası ve kavmi], ondan [İbrahim’den] arkalarını dönerek geri durdular [onunla ilişkiyi kestiler].
Sonra da o, onların ilahlarına sokulup ‘Yemez misiniz/ nasiplenmez misiniz? Neyiniz var ki, konuşmuyorsunuz?” dedi.
Hemen sağ eliyle/yemini nedeniyle bir vuruşla sokuldu.
Bir süre sonra, onlar [İbrahim’in halkı] koşarak İbrahim’le yüz yüze geldiler.
O [İbrahim]: ‘Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah yaratmıştır’ dedi.
Onlar: “Şunun için bir duvar yapın da bunu cahimin [çılgınca yanan ateşin] içine atın!” dediler.
Onlar, ona [İbrahim’e] tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik. (Sâffât/85-93)

Kitap’ta İbrahim’i de an / hatırlat. Şüphesiz ki o, sıddık [özü, sözü doğru] biri idi, peygamberdi.
Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahman’a asi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahman’dan bir azap dokunur da şeytan için bir veliy [yardımcı] olursun diye korkuyorum” demişti.
O [Babası]: “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, ant olsun seni recm ederim [taşlayarak öldürürüm]. Haydi, uzun bir müddet bana uzak ol! [defol!]” dedi.
O [İbrahim]: “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok lütufkârdır. Ve ben, sizden ve Allah’ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda bedbaht olmayacağımı umuyorum” dedi.
Sonra o [İbrahim], onlardan [kavminden] ve onların Allah’ın astlarından ibadet ettikleri şeylerden uzaklaşınca, Biz ona İshak’ı ve Yakub’u ihsan ettik. Hepsini de peygamber kıldık [yaptık].
Ve Biz onlara rahmetimizden lütuflarda bulunduk. Ve onlar için yüce bir doğruluk dili kıldık. (Meryem/41-50)

Ve Biz [kanıt elde etmesi] ve kesin inananlardan olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.
Bu nedenle o [İbrahim], üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü, “Bu, benim rabbimdir" dedi. Sonra yıldız batınca, “Ben batanları sevmem” dedi.
Sonra Ay'ı doğarken görünce de “Bu, benim rabbimdir” dedi. O da batınca, “Ant olsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar kavminden olurum” dedi.
Sonra Güneş'i doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene / yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi. En’am, 75- 79:

İbrahim’i de (gönderdik). Hani o kavmine: “Allah’a ibadet edin ve O’na takvalı davranın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır
Siz Allah’ın astlarından bir takım taştan, ağaçtan putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Haberiniz olsun ki o, sizin Allah’ın astlarından mabut diye taptıklarınız, sizin için bir rızık vermeye güç yetiremezler. Onun için rızkı Allah yanında arayın ve O’na kulluk edin ve O’na şükredin. O’na döndürüleceksiniz.” demişti.
Ve eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önceki birtakım ümmetler de yalanlamıştı. Elçiye düşen de apaçık tebliğden başka bir şey değildir.
Onlar, Allah'ın yaratmayı nasıl başlattığını, sonra da bunu tekrarladığını da mı görmediler? Şüphesiz bu, Allah'a göre çok kolaydır.
De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, O’nun yaratmaya nasıl başladığına bir bakın. Sonra Allah, son yapıyı inşa edecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.
O, dilediği kimseye azap eder, dilediği kimseye de rahmet eder. Ve siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz.
Ve siz yeryüzünde ve gökte aciz bırakanlar değilsiniz. Ve sizin için Allah’ın astlarından bir veli ve yardımcı yoktur.
Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden kimseler; işte onlar Benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve onlar, kendileri için acıklı bir azap olanlardır.
Sonra onun [İbrahim’in] toplumunun cevabı, yalnızca:  “Onu öldürün, tahrik edin [yandırın]” demeleri oldu. Sonra da Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman edecek bir toplum için ibretler vardır.
O [İbrahim onlara] Dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lanetleyecektir. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan yoktur.”
Bunun üzerine ona Lut inandı. Ve o [İbrahim]  dedi ki: “Ben Rabbime hicret ediciyim. Şüphesizi O, Azîz ve Hakîm’in ta kendisidir. (Ankebut/16-26)

Diğer surelerden alınan yukarıdaki pasajları da okuduktan sonra, şimdi konumuz olan Enbiya suresine ait pasajı tahlil etmeye devam edelim:
Bu pasajdaki bazı ifadeler esas anlamlarından alınıp çarpıtılmak suretiyle bazı yanlış anlayışlar ortaya atılmış ve bunlar doğru gibi kabul görmüştür. Yanlış değerlendirildiğine inandığımız bu hususlar, İbrahim’in yalan söylemiş olduğu ve ateşe atılması konularıdır.
Enbiya/62, 63’te geçen “Onlar ‘Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?’ dediler. O [İbrahim]: ‘Aksine, onu şu büyükleri yaptı. Konuşabiliyorlarsa haydiyin onlara sorun’ dedi” ifadesinde nakledilen sözleri ile Saffat suresinde geçen “Çünkü o [İbrahim], yıldızlara öyle bir bakış baktı ki! Sonra da ‘Şüphesiz ben hastayım  [sancılıyım, fikir sancısı çekiyorum]’ dedi” şeklindeki ifadeleri İbrahim’in (as) söylediği yalanlar olarak lanse edilmiştir.

İbrahim’e (as) yalan isnadıyla ilgili klasik eserlerde şu bilgiler mevcuttur:


“Buhârî, Müslim ve Tirmizî'nin rivayetlerine göre Ebu Hureyre şöyle de­miştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Peygamber İbrahim -üç husus dışında- asla hiçbir şey hakkında yalan söylemiş değildir. Bunların birisi onun: "Şüphesiz ki ben hastayım" (Sâffât/37, 89) sözü, diğeri Sara hakkında: “O be­nim kız kardeşimdir” demesi, diğeri de: "Hayır; onların bu büyükleri bunu yapmıştır" demesidir." Lafız Tirmizî’ye aittir. Tirmizî dedi ki: Bu, hasen sa­hih bir hadistir.
İsra'yı anlatan hadiste, Müslim'in Sahih'indeki rivayete göre Ebu Hureyre (ra), İbrahim (as) kıssası hakkında şöyle demiştir: Ve onun yıldız hakkın­daki "Bu benim Rabbimdir (En'âm/76)” sözünü de zikretmektedir Buna göre onun söylediği yalanların sayısı dört tane olmaktadır. Ancak Rasûlullah (sav): "İbrahim peygamber ancak üç defa yalan söylemiştir. Bunla­rın ikisi şanı yüce Allah'ın zatı hakkındadır. (Biri): "Gerçekten ben hastayım" sözü ile "Hayır; onların şu büyükleri bunu yapmıştır" sözleri, birisi de Sa­ra hakkındadır." Bu lafzıyla hadisi Müslim rivayet etmiştir
Yıldız hakkında söylediği: "Bu benim Rabbimdir" sözünü yalan kapsa­mına girmekle birlikte; söylediği yalanlar arasında saymayışının sebebi, -doğ­rusunu en iyi bilen Allah'tır-, ya bu sözünü henüz çocukken ve mükellef ol­madığı bir halde söylemiş olabilir. Yahut da o kavmine bu sözleri onları azar­lamak ve yaptıklarını reddetmek anlamında, soru maksadı ile söylemiş olma­lıdır ve soru edatı hazfedilmiştir. Ya da kavmine karşı değişikliğe uğramak özelliğinde bulunan varlığın rabb olmaya elverişli olmadığına dikkatlerini çek­mek maksadıyla delil getirmek üzere söylemiş olabilir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Hâlbuki İbrahim’in (as) “Aksine, onu şu büyükleri yaptı” demesi, kavmini alaylı bir üslupla uyarma ve susturma amaçlı bir ifade idi. Bu tarz bir ifadeyle istiyordu ki, kavmi kendisine “Bunlar konuşmazlar, faydaları da yoktur, zarar da veremezler” diye itiraz etsinler; böylece o da: “O halde onlara niye ibadet ediyorsunuz?” diye kavmine sitem edebilsin. Böylece kendi kazdıkları kuyuya düşsünler, aptallıklarını anlasınlar da hakka dönsünler.

İbrahim’in (as) “Şüphesiz ben hastayım” sözüne gelince: Saffat suresinde de beyan ettiğimiz üzere, İbrahim (as) böyle demekle çekmekte olduğu fikir sancılarını ifade etmiştir. Yoksa toplantı yerine gitmemek için bedenindeki bir hastalığı dile getirmemiştir. Yani bahane uydurmamıştır. Bu konuya ait detay Saffat suresinde verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c. 5,  s. 538- 542)
İbrahim’in ateşe atılma efsanesi de klasik kaynaklarda şöyle nakledilir.

"Dediler ki; Onu ateşle yakın!" Onlar delil ileri süremeyecek hale geldik­lerinde günahkârlık ile üstünlük duygusu onları yakaladı ve zorbalık, galip gelmek yoluna koyularak: "Onu ateşle yakın" dediler.
Rivayet edildiğine göre bu sözleri söyleyen kişi Pers Bedevilerinden ya­ni çölde yaşayan göçebelerden Kürtlerden bir adammış. Bunu İbn Ömer, Mücahid ve İbn Cüreyc demiştir. Denildiğine göre adı Heyzer imiş. Allah onu yerin dibine geçirmiş ve kıyamet gününe kadar yerin içinde batmaya devam edip durmaktadır. Bir diğer görüşe göre bu sözü söyleyen, onların hüküm­darları Nemrut imiş.
İbrahim'i ateşte yakmak suretiyle de "İlâhlarınıza yardım edin." Çünkü o, onlara dil uzatmakta ve onları ayıplamaktadır.
Haberde nakledildiğine göre; Nemrut seksen arşın yüksekliğinde ve kırk arşın eninde büyükçe bir köşk inşa etmişti. İbn İshak dedi ki: Bir ay boyun­ca odun topladılar, sonra ateş yaktılar. Ateş alev aldı ve gittikçe alevi arttı. Öyle ki etrafından uçan bir kuş geçecek olursa, saçtığı ısının etkisiyle yanı­yordu. Sonra İbrahim’in (as) ayaklarını bağladılar; elleri de boynuna doğru bağlanmış olduğu halde mancınığa yerleştirdiler. Denildiğine göre o gün mancınığı onlara yapan İblis olmuş. Semavat, arz ve onlarda bulunan bütün me­lekler ve bütün yaratıklar -insanlar ve cinler müstesna- tek bir ses halinde:
Rabbimiz diye feryat ettiler. Bu yeryüzünde İbrahim'den başka sana ibadet eden kimse yük, senin uğrunda ateşe atılıp yakılacak. Ona yardımcı olmak üzere bize izin ver. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Eğer sizden herhangi bir şe­yin yardımını ister yahut yardıma davet edecek olursa, ona yardım edin. Bu hususta Ben ona izin verdim. Eğer benden başkasına dua etmeyecek ve ça­ğırmayacak olursa onun halini en iyi bilen Benim, onun dostu ve yardımcı­sı da Ben olacağım."
İbrahim'i ateşe atmak istediklerinde -henüz o daha havada iken- su ha­zinedarı olan melekler ona gelip; Ey İbrahim, dediler. Dilersen ateşi su ile söndürebiliriz. O: Benim size bir ihtiyacım yok, dedi. Rüzgârla görevli olan melek ona gelip; Dilersen ateşi uçururum, dedi. Yine: Hayır dedi. Sonra ba­şını semaya kaldırıp: "Allah'ım, semada olan biricik [ilâh] sensin. Yeryüzün­de de yapayalnız olan benim. Benden başka Sana ibadet eden kimse yok. Allah bana yeter, O ne güzel Vekil'dir."
Ubeyy b. Ka'b’ın rivayetine göre; Peygamber (sav) şöyle buyurmuş­tur: "İbrahim'i ateşe atmak üzere el ve ayaklarını bağladıklarında; "Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim, ey âlemlerin Rabbi, Hamd yal­nız Senindir, mülk yalnız Senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur" dedi. Sonra onu mancınık ile oldukça uzak bir mesafeden attılar. Cebrail onu karşıladı ve: Ey İbrahim dedi; Bir ihtiyacın var mı? O, sana bir ihtiyacım yok, dedi. Ceb­rail, o halde Rabbinden iste, deyince şöyle dedi; "O'nun halimi bilmesi O'ndan dilekte bulunmama gerek bırakmıyor." Bunun üzerine söz söyleyen­lerin en doğru sözlüsü olan Yüce Allah şöyle buyurdu: "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol!"
Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Allah o ateşte hararetini kaldıracak bir so­ğukluk, soğukluğunu da kaldıracak bir hararet yarattı. Böylelikle ateş onun için esenlik oldu.
Ebu'l- Âliye dedi ki: Eğer "serin ve selâmet ol" dememiş olsaydı, ateşin soğuğu hararetinden daha fazla olurdu. Eğer "İbrahim'e" dememiş olsaydı, soğukluğu da ebediyete kadar devam edecekti.
Kimi ilim adamının da naklettiğine göre, Yüce Allah cennetten bir yaygı indirdi ve onu Cahim’de yaydı. Allah Cebrail, Mikail, soğuk meleği ve selâmet meleği gibi melekleri indirdi.
Ali ve İbn Abbas dediler ki: Eğer soğukluğunun akabinde "selâmet olması"nı dilememiş olsaydı, İbrahim o ateşin soğuğundan ölürdü ve o gün ken­disi kastediliyor kanaatiyle sönmedik hiçbir ateş kalmayacaktı.
es-Süddî dedi ki: Yüce Allah ağaçtan alınmış her bir odun parçasına ağacına geri dönüp meyvesini bırakmasını emretti. Ka'b ve Katade dediler ki: Ateş İbrahim'in kendisiyle vurulup bağlandığı bağlardan başka şeyleri yak­madı. O ateşin içerisinde yedi gün kaldı, kimse ateşe yaklaşamadı. Sonra ora­ya vardıklarında onun ayakta namaz kılmakta olduğunu gördüler.
el-Minhâl b. Amr dedi ki: İbrahim dedi ki: Ben ateşte bulunduğum gün­lerde, karşı karşıya kaldığım nimetlerin benzerini hiçbir zaman görmedim.
Ka'b, Katade ve ez-Zührî de dediler ki: O gün zehirli keler dışında, İbra­him'in ateşini söndürmeye çalışmamış hiçbir hayvan kalmadı, Bu zehirli ke­ler ona karşı ateşi üflüyordu. İşte bundan dolayı Rasûlullah (sav) öldürülme­sini emretmiş ve ona Fuveysika [fasıkçık, küçük bozguncu] adını vermiştir.
Şuayb el-Himmanî dedi ki: İbrahim on altı yaşında iken ateşe atıldı.
İbn Cüreyc dedi ki: İbrahim yirmi altı yaşında iken ateşe alıldı. Birincisi­ni es-Sa'lebî, ikincisini de el-Maverdî nakletmektedir. Doğrusunu en iyi bi­len Allah'tır.
el-Kelbî dedi ki: Bütün yeryüzü ateşleri soğudu, bir davar paçası dahi pişiremedi. Nemrut, yaptırdığı köşkten, onun gölge meleği tarafından teselli edi­lerek bir divan üzerinde oturmakta olduğunu görünce: Senin Rabbin ne iyi bir Rabbdir! Yemin ederim O'na dört bin tane ineği kurban edeceğim, dedi ve İbrahim’e (as) ilişmedi. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Ona Nemrut ve beraberindekiler bir tuzak kurmak istediler. Bizse on­ları yaptıkları işlerinde en büyük zarara uğrayanlar kıldık. Ve onların tu­zaklarını, en zayıf yaratığımızı kendilerine musallat kılmak suretiyle başla­rına geçirdik.(Enbiya/70)
İbn Abbas dedi ki: Allah onların üzerine en zayıf mahlûku olan sivrisine­ği musallat etti. Aradan vakit geçmeden Nemrut arkadaşlarının ve atlarının parıldayan kemiklerini gördü. Bu sinekler onların etlerini yemiş, kanlarını iç­mişti. Bir tanesi de onun burun deliğine girmiş ve beynine ulaşıncaya kadar önüne geleni kemirip durmuştu. İnsanlar arasında en değerli kabul ettiği ki­şi demir bir balyozla kafasına vuran kişi oluyordu. O, yaklaşık kırk yıl bu şe­kilde kaldı.
"Biz onu ve Lût'u âlemler için bereketlendirdiğimiz arza (ulaştırıp) kurtardık", Biz İbrahim'i ve Lût'u Şam arzına ulaştırarak kurtardık, demek­tir. İkisi ise daha önce Irak topraklarında idiler. İbrahim (as) -İbn Abbas'ın dediğine göre- Lût (as)’ın amcası idi.
Oraya "mübarek" denilmesinin sebebi ise çok verimli, mahsullerinin ve ırmaklarının bol olmasıdır. Ayrıca orası peygamberler yatağıdır.
Bereket, hayrın bir yerde karar kılması demektir. Eğer deve bir yere ça­kılıp kalır da oradan ayrılmazsa “Berku’l-Baîr” denilmesi de buradan gelmekte­dir.
İbn Abbas dedi ki: Mübarek topraklardan kasıt Mekke'dir. Beytu'1-Makdis olduğu da söylenmiştir. Çünkü peygamberlerin çoğunu Yüce Allah ora­dan göndermiştir. Aynı şekilde orası da çok verimli ve mahsulü bol bir yer­dir, suları tatlıdır ve tatlı sular da yere oradan dağılır. Ebu'l-Âliye dedi kî: Ne kadar tatlı bir su varsa, mutlaka semadan Beytu'l-Makdis'teki kayaya iner, son­ra oradan yere dağılır. Benzeri bir söz Ka'b el-Ahbar'dan da nakledilmiştir.
Mübarek toprakların Mısır olduğu da söylenmiştir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Minhâl b. Amr da şöyle der: "Bana şu rivayet ulaşmıştır: İbrahim (a.s.) o ateşe atılınca orada kırk veya elli gün kalmış ve "Burada olduğum kadar, güzel bir hayat yaşamadım”  demiştir.
Bu kıssa şu şekilde de rivayet edilmiştir: "Onlar, Hz. İbrahim (a.s.) için, bir yer yaptılar ve onu oraya attılar. Sonra oranın üzerinde yedi gün durmadan ateş yaktılar. Sonra bu ateşi, İbrahim (a.s.)’in üzerine kapattılar. Ertesi gün ateşi açtıklarında, Hz. İbrahim (a.s.)'in yanmamış olduğunu, sadece terlediğini gördüler. Bunun üzerine, Lut'un babası Haran: "Ateş onu yakmaz, çünkü o ateşi büyülemiştir. Fakat onu bir şeyin üzerine koyup o şeyin altından bir ateş yakın. Çünkü ancak ateşin dumanı onu öldürebilir" dedi. Onlar da Hz. İbrahim (a.s.)'i bir kuyunun üstüne yerleştirip, alttan ateş yaktılar. Bir kıvılcım sıçrayıp Lût'un babasının sakalına geldi ve onu yaktı. (Razi; el Mefatihu’l Gayb) 

Katâde şöyle diyor: Kertenkele dışında o gün gelen her bir hayvan Hz. İbrahim'in ateşini söndürmüştür. Zührî der ki: Hz. Peygamber (s.a.) onun [kelerin] öldürülmesini emretti ve onu “Füveysık” olarak isimlendirdi. İbn Ebu Hatim der ki: Bize İbn Vehb'in kardeşi oğlu Ebu Abdullah'ın... Fâkih İbn Muğîre el-Mahzûmî'nin bir cariyesinden rivayetinde o, şöyle anlatmış: Hz. Âişe'nin yanına girdim ve evinde bir mızrak gördüm. Ey mü'minlerin annesi, bu mızrakla ne yaparsınız? diye sordum. Dedi ki: Bununla şu kelerleri öldürürüz. Şüphesiz Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: İbrahim ateşe atıldığı zaman keler dışında yeryüzünde ateşi söndürmeyen hiç bir hayvan kalmamıştır. O ise Hz. İbrahim üzerine [ateşe] üfürdü. Allah Rasûlü (s.a.) bize onun öldürülmesini emretti. (İbn Kesir)

İbrahim'in (a.s.) hayatı ile ilgili bu önemli olaya Kitab-ı Mukaddes'te hiç değinilmemektedir. Hatta onun Irak'taki hayatıyla ilgili hiçbir şeye Nemrut'la, babasıyla ve bütün kavmiyle çatışmasına, putperestliği ortadan kaldırma çabalarına, sonunda memleketinden zorla çıkmasına neden olan ateşe atılması olayına, Kitab-ı Mukaddes'in hiçbir yerinde rastlanmamaktadır. Kitab-ı Mukaddes sadece onun memleketinden göç edişine, ona da sanki sadece bir aile maişeti için bir yerden bir yere göç ediyormuş gibi değinir. Kur'an ile Kitab-ı Mukaddes arasında ilginç bir fark daha vardır. Kur'an'a göre bir müşrik olan İbrahim'in (a.s.) babası, oğlunu cezalandıranların en başında geliyordu, fakat Kitab-ı Mukaddes daha değişik bir olay anlatır:
"Terah'ın zürriyetleri bunlardır. Terah Abram'ın, Nahor'un ve Haran'ın babası oldu ve Haran, Lut'un babası oldu. Haran doğduğu memlekette, Keldanilerin Ur şehrinde babası Terah'ın önünde öldü. Abram ve Nahor kendilerine eşler aldılar. Abram'ın karısının adı Sara ve Nahor'un karısının adı Milka idi. O Milka'nın babası ve İska'nın babası olan Haran'ın kızı idi. Ve Sara kısırdı. Onun çocuğu olmazdı. Ve Terah oğlu Abram’ı, Haran'ın oğlu olan torunu Lut'u, oğlu Abram'ın karısı olan gelini Sara'yı alıp Kenan diyarına gitmek üzere Keldanilerin Ur şehrinden onlarla çıktı. Ve Haran'a gelip orada oturdular. Terah'ın günleri 205 yıl oldu ve Terah Haran’da öldü." [Tekvin 11: 27-32]
"Ve Rab Abram'a dedi: "Memleketinden akrabanın yanından ve babanın evinden sana göstereceğim memlekete [Kenan'a] git. Seni büyük bir millet yapacağım. Seni mübarek kılacağım ve senin adını yücelteceğim: Sen de mübarek olacaksın. Seni mübarek kılanları mübarek kılacağım, sana lanet edene lanet edeceğim ve yeryüzünün bütün kabileleri sende mübarek olacaktır." [Tekvin 12: 1-3].
Burada Hz. İbrahim'e niçin bu kadar iltifat edildiği nedense belirtilmemiştir.
Talmut ise İbrahim'in (a.s.) Irak'ta kaldığı sürece yaşadığı olaylarla ilgili bir kaç ayrıntıya yer verir. Bunlar genellikle Kur'an'daki ayrıntılara uyar, fakat bazı önemli olaylarla ilgili çok büyük çelişkiler vardır. Hatta insan Talmut'ta anlatılan olayların karmakarışık ve faraziyelerle dolu olduğunu hisseder, oysa Kur'an'da anlatılan apaçıktır ve İbrahim'e (a.s.) yakışmayacak hiçbir şey yoktur. Okuyucunun bu olayla ilgili Kur'anî açıklama ile Yahudi versiyonu arasındaki farkı anlaması için Talmut'ta anlatılanları aşağıda özetliyoruz. Bu, aynı zamanda Kur'an'ın, Kitab-ı Mukaddes'ten ve Yahudi edebiyatından kıssalar aldığını düşünen kimselerin zihnindeki yanlış anlamayı da ortadan kaldıracaktır.
Talmut'a göre, "Kahinler, Abram'ın doğduğu gece gökyüzünde büyük bir yıldız gördüler ve Nemrud'a Terah'ın evinde doğan çocuğu öldürmesini tavsiye ettiler. Kral çocuğu öldürmeye karar verdi, fakat Terah çocuğunu sakladı ve onun yerine bir hizmetçinin çocuğu öldürüldü. Bunun üzerine Terah karısını ve çocuğunu bir mağaraya sakladı, çocukla annesi orada on yıl yaşadılar.
On birinci yılda Abram, Terah tarafından Nuh'a götürüldü. Abram, Nuh ve oğlu Sam'ın gözetiminde 39 yıl yaşadı. Bu sırada Abram, kendisinden 42 yaş küçük olan yeğeni Sara ile evlendi. [Kitab-ı Mukaddes, Sara'nın Abram'ın yeğeni olduğuna değinmez, adı geçen yaş farkı ise 10 yıl olarak belirtilmiştir.] [Tekvin 11: 29; 17: 17]
Talmut daha sonra şöyle devam eder: "Abram 50 yaşına gelince Nuh'dan ayrıldı ve babasına geri geldi. Babasının bir putperest olduğunu ve evinde 12 aya tekabül eden 12 put bulunduğunu gördü. Babasını putperestlikten vazgeçirmeye çalıştı, fakat babası onu dinlemeyince İbrahim bir gün evdeki bütün putları kırdı. Bunu gören Terah doğruca Nemrud'a gitti ve 50 yıl önce evinde doğan çocuğun ihanet ettiğini ve evdeki putları kırdığını söyledi. Bu konuda kralın hüküm vermesini istedi. Nemrut, Abram'ı sorguya çekti, fakat Abram'ın verdiği cevaplar, dosdoğru, kesin ve açıktı. Nemrud onu hapse attı ve meseleyi karar için meclise sundu. Meclis Abram'ın yakılarak öldürülmesi hükmünü verdi. Bunun üzerine bir ateş hazırlandı ve Abram ateşe atıldı. Kardeşi, aynı zamanda da kayınpederi olan Haran da ateşe atıldı. Nemrud, Terah'a doğduğu gün Abram'ın yerine neden başka bir çocuk öldürüldüğünü sormuş, o da bunu Haran'ın planlandığı cevabını vermişti. Bu nedenle Haran da yakılarak cezalandırıldı. Haran yanarak öldü, fakat insanlar Abram'ın alevlerin arasında hiçbir zarar görmeksizin yürüdüğünü gördüler. Nemrud'a bunu haber verdiklerinde o da bu olayı kendi gözleriyle gördü ve şöyle bağırdı: "Ey göklerin ilahının adamı! Ateşten çık ve yanıma gel." Bunun üzerine Abram ateşten çıktı. Nemrud ona inananlardan biri oldu. Ve ona çok pahalı hediyeler verdi. Bundan sonra, Talmut'a göre Abram Irak'da iki yıl daha kaldı. Ta ki Nemrud korkunç bir rüya gördü ve kahinler Abram'ın onun krallığını yerle bir edeceğini, bu nedenle Abram'ı öldürmesi gerektiğini söylediler: Nemrud, Abram'ı öldürmek üzere adamlar gönderdi, fakat Abram, Nemrud'un kendisine verdiği Eleazar adındaki köleden onların planlarını öğrendi. Bunun üzerine Abram kaçtı ve Nuh'un yanına sığındı. Terah da onu orada ziyarete geldi. Baba ile oğul en sonunda o memleketi terk etmeye karar verdiler, Nuh ve oğlu Sam de bu kararı desteklediler. Bunun üzerine Terah, oğlu Abram, torunu Lut, aynı zamanda torunu olan oğlunun karısı Sara ile birlikte Ur şehrini terk edip Haran'a gitti." [H. Plano: The Talmut Selections, Londra, sh. 30-42.]
Mantıklı bir insan Talmut'un bu anlattıklarını okuduktan sonra, bu kitabın Kur'an'da anlatılan kıssalara kaynak teşkil ettiğini düşünebilir mi? (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)


İbrahim’in yakılması konusu

Bu konunun birtakım rivayetlerin etkisinden çıkarılıp Kur’an’daki ifadelerin gerçek anlamları doğrultusunda tahlil edilmesi gerekir. Konu ile ilgili ayetler üç ayrı surede yer almaktadır:

Onlar [kavmi]: “Eğer yapanlarsanız, şunu tahrik edin [yandırın] ve tanrılarınıza yardım edin” dediler.
Biz: “Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve güvenli ol” dedik.
Ve ona bir düzen kurmak istediler de Biz kendilerini daha fazla hüsrana uğramışlar kıldık. (Enbiya/68- 70)

Onlar: “Şunun için bir duvar yapın da bunu cahimin [çılgınca yanan ateşin] içine atın!” dediler.
Onlar, ona [İbrahim’e] tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik. (Saffat/97, 98)

Sonra onun [İbrahim’in] toplumunun cevabı, yalnızca:  “Onu öldürün veya tahrik edin [yandırın]” demeleri oldu. Sonra da Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman edecek bir toplum için ibretler vardır. (Ankebut/24)

Enbiya/68 ve Ankebut/24’te “ حرّقوهharriqûhu” ifadesi yer almaktadır. Bu ifade genellikle “yakın!” olarak çevrilegelmiştir. Biz bu ifade üzerinde biraz tahlil yapacağız:
حرّقواHarrikû” sözcüğü “ حرقhrq” kökünden, tef’ıl babından çoğul emir kipidir. Bu sözcüğün mastarı olan “ تحريقtahriq” sözcüğü “ateşlendirme” anlamıyla Türkçeye de geçmiştir. (Bir de “hareket” kökünden gelen “harekete geçirme, kışkırtma” anlamında “ تحريكtahrik” sözcüğü vardır. Kaf ve Kef harfleri Türkçede sadece “k” harfiyle ifade edildiğinden karıştırılabilmektedir.)
Sözcüğün kökü olan “ ح ر قhrq”, “ ateşin alevi”nden gelmektedir. Tahrik, “ateşin bir şey üzerindeki etkisi” demektir. Hastalık nedeniyle gözdeki yanma, hastalıklar nedeniyle kalpteki sızı; soğuk, sıcak ve rüzgâr etkisiyle bitkilerin yanması, acı ve tuzlu şeylerle ağızda oluşan acılar da bu sözcükle ifade edilir. (Lisanü’l Arab, c.2 , s. 404- 406)
Bu durumda bu sözcük “sıkıntı verme, eziyet çektirme, mahvetme” anlamlarında da kullanılabilir. Nitekim Türkçede belaya, sıkıntıya düşüldüğünde “ben yandım, bittim, mahvoldum” denildiği gibi, ani bir sıkıntı geldiğinde de “yandım anam!” denir.
Ankebut/24’te “Onu öldürün veya tahriq edin [yandırın]” ifadesi dikkat çekmektedir. Bu ifadeye göre İbrahim’e iki cezadan biri verilecektir: Ya ölüm ya da “tahriq”. “Tahriq” eyleminde İbrahim’in öldürülmesi söz konusu değildir. Onu öldürmeyip mahvedeceklerdir.
Enbiya/70 ve Saffat/98’e göre, toplumu İbrahim’i tahriq’ten sonra plan kurmuşlardır. İbrahim’i yakıp yok edecek olsalar İbrahim’e tuzak kurmalarına gerek kalmazdı. Onlar “İbrahim’e nasıl eza edebiliriz, sıkıntı çektirebiliriz ve mahvedebiliriz?” diye plan kurmuş olmalıdırlar.
 “Cahim” ve “Nar” sözcükleri de her zaman gerçek anlamı olan “ateş” anlamında kullanılmaz. Mecazen aşırı sıkıntı anlamlarında da kullanılır.

Hayır… Hayır… Eğer ki ılmelyakin [kesin bilgi] ile bilirseniz cahimi [çılgınca yanan ateşi] mutlaka görürsünüz. (Tekasür/5, 6)

Ve Yahudiler, “Allah’ın eli sıkıdır” dediler. -Söyledikleri şeyler sebebiyle onların elleri bağlandı ve onlar lanetlendi.-  Aksine O’nun [Allah’ın iki eli açıktır; dilediği gibi harcar. Ve ant olsun ki, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunda azgınlık ve küfürce artış yapar. Ve Biz, onların aralarına kıyamete kadar düşmanlık ve kin attık. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür.  Ve onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Oysa Allah bozguncuları sevmez. (Maide/64)

Körü körüne Ataların izinden gitmek

Pasajın 52- 54. ayetlerindeki “Hani o [İbrahim], babasına ve kavmine: ‘Israrla kendisine tapınıp durduğunuz heykeller nedir?’ demişti. Onlar: ‘Biz atalarımızı bunlara tapanlar olarak bulduk’ dediler. O [İbrahim]: ‘Ant olsun ki sizler ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz’ dedi” ifadelerinden, İbrahim’in kavminin kendilerini savundukları tek şeyin taklit, atalar dinine bağlılık olduğu görülmektedir. Kur’an’ın naklettiği bütün kıssalarda aynı şeyi görmekteyiz:

Ve işte böyle Biz, senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: “Şüphesiz biz babalarımızı bir ümmet [önderli toplum] üzerinde bulduk. Biz de kesinlikle onların izlerine uyanlarız.” demişlerdi. (Zuhruf/23)

Ve onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulmaz idiyseler de mi? (Bakara/170)

Ve onlara:  “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin” dendiği zaman: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı? (Mâide/104)

Ve onlara: “Allah'ın indirdiğine tabi olun!”dendiği zaman: “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Ya şeytan onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse! (Lokman/21)

74 -  Ve Lut; Biz ona bir hüküm, bir ilim verdik. Onu çirkin işler işleyen kentten kurtardık. Şüphesiz onlar, kötü bir kavimdiler, fasıklar idiler.
75 – Ve Biz onu [Lut’u] rahmetimizin içine girdirdik. Şüphesiz o, salihlerdendir.

Geçmişe ait Musa ve İbrahim kıssalarından sonra üçüncü olarak Lut’a (as) da değinilmiş ve gönderildiği toplum ile aralarındaki olaylar kısaca nakledilerek ibret ve öğüt alınması istenmiştir. Daha evvel A’raf, Hud, Hıcr, Şuara ve Neml surelerinde de Lut (as) ile ilgili açıklamalar geçmişti:

 (And olsun), Lût'u da (elçi olarak gönderdik). Hani o, kavmine demişti ki: “Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten ve kesinlikle siz, kadınların astından, erkeklere şehvetle gidiyorsunuz. Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz.” (A’raf/80-81)

Ve onun kavmi hızlıca ona geldiler. Onlar daha önce de çirkinlikler yaparlardı. O [Lut]: “Ey kavmim! İşte bunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah’a takvalı davranın, beni misafirlerim ile ilgili olarak rezil rüsvay etmeyin. Sizden hiç reşit [aklı başında] bir adam yok mu?” dedi. (Hud/78)

Siz, şüphesiz, mutlaka erkeklere gidecek, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?” dedi. İşte kavminin cevabı da sadece “Doğru söyleyenlerden isen Allah'ın azabını bize getir!” demeleri oldu. (Ankebut/29)

Hani kardeşleri Lut onlara demişti ki: “Siz takvalı davranmaz mısınız?  Şüphesiz ki, ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Gelin artık, Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin. Ve buna karşılık ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir. Rabbinizin sizler için yarattığı eşleri bırakarak âlemler içinden erkeklere mi gidiyorsunuz? İşin aslı siz haddi aşan bir kavimsiniz.” (Şuara/166)

Lut’u da [elçi olarak kavmine gönderdik]. Hani o, kavmine; “Göz göre göre hâlâ o aşırılığı [hayâsızlığı] yapacak mısınız? Şehvet yönünden kadınlardan aşağı olan erkeklere yaklaşacak mısınız? Aslında siz cahillikte devam edegelen bir kavimsiniz!” demişti. (Neml/54, 55)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder