22 Ağustos 2012 Çarşamba

SAFFAT 83-98 HAKKI YILMAZ TEFSİRİ


83- Hiç kuşkusuz İbrahim de onun [Nuh’un] grubundandı.
84- Hani o Rabbine selim bir kalple gelmişti.
85, 86 /88, 89- Çünkü o [İbrahim], yıldızlara öyle bir bakış baktı ki! Sonra da ‘Şüphesiz ben hastayım  [sancılıyım; fikir sancısı çekiyorum]’ dedi.

Nuh peygamber ve kavminin anlatıldığı kıssadan sonra, geçmişe ait verilen örneklerin ikincisi İbrahim peygamber ve kavmidir. İbrahim (as) ile ilgili pasajda İbrahim’in kavmi ile olan mücadelesi ve kendi hayatına ait bölümler ayrı paragraflar halinde verilmiştir. İbrahim ile ilgili bu pasajda anlatılanlar, arka arkaya aynı zamanda olmuş olaylar değildir. Ayrıca olaylara çok kısa olarak sadece işarette bulunulmuştur. Burada bir tek sözcüğün bile İbrahim’in hayatının çok uzun bir safhasına işaret ettiği dikkatten kaçırılmamalıdır.
Pasajın girişinde Rabbimiz, İbrahim’i, Nuh’un şiasından [Nuh taraftarı, Nuh’un gönüldeşi, inanç olarak onu izleyen] ve Rabbine “selim bir kalp” ile gelmiş [sağlıklı duruma gelmiş, tam mutmain olmuş] biri olduğunu bildirmiştir.
Bu ayet gurubunda, İbrahim’in nasıl aklını kullandığı [tefekkür ettiği] ve Allah’ı tanıyıncaya kadar nasıl fikir sancıları çektiği anlatılmakta, sonunda da zihnindeki tüm istifhamları gidererek “kalb-i selim”e ulaştığı bildirilmektedir. İbrahim’in (as) iman ve tevhid serüveni anlatılırken aynı zamanda her insanın da Rabbini taklitle değil, tahkikle ve mutmain olarak tanıması gerektiğine işaret edilmektedir.

Ve Biz [kanıt elde etmesi] ve kesin inananlardan olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.
Bu nedenle o [İbrahim], üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: “Bu, benim Rabb'imdir" dedi. Sonra yıldız batınca: “Ben batanları sevmem” dedi.
Sonra Ay'ı doğarken görünce de “Bu, benim Rabb’imdir” dedi. O da batınca: “Ant olsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar kavminden olurum” dedi.
Sonra Güneş'i doğarken görünce de: “Bu benim Rabb’imdir,  bu daha büyük” dedi. Sonra o da batınca: “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi. (En’am/75- 79)

Bir zamanlar İbrahim de: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. (Allah): “İnanmadın mı ki?” dedi [buyurdu]. (İbrahim): “İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça kıl [bırak]. Sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler. Ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Bakara/260)

Rabbi ona, “İslâm ol!” dediği zaman o [İbrahim], “Ben âlemlerin Rabbi için islâm oldum” dedi. (Bakara/131)

KALB-İ SELİM: “Sağlam, hastalıksız, evrendeki mucizeler karşısında hiçbir şüphesi ve zihinsel sancısı kalmamış, tamamen mutmain olmuş kalp” demektir. Bir başka ifade ile; salih ve temiz, yani akidevî ve ahlâkî noksanlıklardan arınmış, şirk, küfür, şek ve şüpheden, isyan ve itaatsizlikten uzak bir inanç, kanaat demektir.
Bu ayetlerde “sekım” ile “selim kalp” karşıt anlamlı olarak gösterilmiştir.
  سقيمSekım”, bedene özgü hastalık, illet demektir. Hastalık bedende de olabilir, nefiste [zihinde] de... Nitekim Allah “Onların kalbinde hastalık vardır” (Bakara/10) buyurmuştur. (Rağıp el-İsfehani; el Müfredat, tvd mad.)
Birçoğu “sekım” sözcüğünü bedensel hastalık olarak kabul ettiğinden, “hastayım” sözünü rivayetlerle de destekleyerek İbrahim’in yalan söylediği görüşünü ortaya atmıştır. Bu tertibi Buhari “Peygamberler”, “Sözleşmeler”, ve “Nikâh” bölümlerinde; Müslim ise “Fezail” bölümünde nakletmiştir. Buhari’deki rivayet şöyledir:

... Muhammed b. Sîrîn'den, o da Ebû Hureyre'den tahdîs etti. O şöyle demiştir: İbrahim Peygamber yalnız üç defa ya­lan söylemiştir: Bunlardan ikisi Azîz ve Celîl olan Allah'ın zâtı ve rızâsı içindir: Puta tapanlara "Ben hastayım" demesi ve "Belki put­ların şu büyüğü bu kırma işini işlemiştir" demesi. Rasûlullah üçün­cüsü için de şöyle demiştir: "İbrahim günün birinde (bir kadın güzeli olan eşi) Sâre ile beraber ansızın cebbarlardan azılı bir zâlimin mem­leketine uğrayıvermişti. Adamları tarafından o zalim hükümdara:
- Şehre yolcu bir kimse gelmiştir. Beraberinde insanların en gü­zeli bir kadın vardır, diye haber verildi.
Zalim melik, İbrahim'e haber gönderdi. Geldiğinde Sâre'den söz ederek:
-  Bu kadın kimdir? diye sordu. İbrahim:
-  [Din yönünden] kız kardeşim, dedi. Sonra İbrahim, Sâre'nin yanına geldi ve:
-  Yâ Sâre, yeryüzünde [bizim îmân ettiğimiz esâslara] benden ve senden başka îmân eden hiçbir kişi yoktur. Bu melik bana seni sordu. Ben de ona senin benim kız kardeşim olduğunu haber verdim. Sakın benim sözümü yalan çıkarma, dedi.
Arkasından zalim melik Sâre'ye elçi gönderip çağırttı. Sâre onun yanına girince melik eliyle Sâre'ye uzanmaya davrandı, bu anda adam bir hâle yakalandı, nefesi boğuldu. Hemen Sâre'ye:
- Benim için Allah 'a duâ et, ben sana zarar vermeyeceğim, dedi. Sâre, Allah 'a (onun çözülmesi için) duâ etti. Duanın akabinde adam o hâlden salıverildi. Sonra Sâre'ye ikinci defa uzandı. Bu sefer de bi­rincideki gibi yahut ondan daha şiddetli bir hâle yakalandı. Yine Sâre 'ye:
- Benim için Allah 'a duâ et, ben sana zarar vermeyeceğim, dedi. Sâre yine dua etti, o da yine çözüldü ve kapıcılarından bâzısını çağırdı da:
- Sizler bana insan getirmediniz, sizler bana ancak bir şeytan getirdiniz, dedi.
Akabinde Hâcer'i Sâre'ye hizmetçi olarak hediye etti. Sâre, İbrahim’e geldi. İbrahim, dikelmiş namaz kılıyordu. Eliyle "Mehye" yani “hâlin nedir?” diye işaret etti. Sâre:
- Allah kâfirin yâhut fâcirin tuzağını kendi göğsüne çevirdi ve Hâcer'i de bana hizmetçi verdi, dedi."
Ebû Hureyre: İşte bu Hâcer sizin ananızdır, ey sema suyunun oğullan, demiştir.”  (Buhari; Peygamberler Kitabı, 11. Bab, 33. No’lu Hadis)

Bu konuya ait Razi’nin kanaati de şöyledir:

Bazı kimseler, İbrahim [a.s]'in bu sözünün yalan olduğunu ve bu hususta, Hz. Peygamber [s.a.s]'in, "İbrahim ancak üç yalan söylemiştir" buyurduğunu rivayet etmişlerdir. Ben bu kimselere bu hadisin kabul edilmemesi gerektiğini, çünkü Hz. İbrahim [a.s]'e yalan nisbet etmenin caiz olamayacağını söylediğimde, bu kimse, "Sen nasıl olur da âdil râvinin yalan söylediğini söylüyorsun?" deyince, ben de dedim ki: "Yalanın, râvi ile Allah'ın dostu İbrahim [a.s]'e nisbet edilmesi hususunda bir tereddüt meydana geldiğinde, bu yalanın râviye nisbet edileceği zarureten bilinen bir husustur. Hem sonra, hadisteki "yalan" ile, "yalana benzer bir haber" manasının kastedilmiş olması niçin söz konusu olmasın?" (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)

Anlaşılıyor ki, İbrahim’in ayette konu edilen hastalığı, baş ağrısı, diş ağrısı, mide ağrısı, grip ve nezle cinsinden bir hastalık değildir. Üstelik İbrahim (as) klasik eserlerde yer aldığı gibi, “Ben hastayım!” derken yalan da söylememiştir. O gerçekten hastadır; fikir sancısı çekmektedir:
İbrahim peygamber, melekût bilgisi sayesinde Allah’ı tanımış, bu tanıma sürecinde de fikir işkencesi, zihinsel sancılar çekmiştir. Sonunda O’na teslim olmuş, samimi ve sağlam bir gönül ile O'na yönelmişti. O bir hanif idi, gönlünde şirkten hiç eser yoktu.
Dünyanın farklı köşelerinde afak ve enfüsteki ayetlere bakarak fikir işkencesi çekmiş, sonunda da tek Allah inancına [tevhid akidesine] ulaşmış birçok düşünür, edip kimseler çıkmıştır.

87- 89/ 85- 87- Hani o, babasına ve toplumuna: ‘Siz neye kulluk ediyorsunuz? Allah’ın astlarından birtakım uydurma ilahları mı istiyorsunuz? Peki, âlemlerin Rabbi hakkında kanaatiniz nedir?’ demişti.
90- Bunun üzerine onlar [babası ve kavmi], ondan [İbrahim’den ] arkalarını dönerek geri durdular [onunla ilişkiyi kestiler].
91, 92- Sonra da o, onların ilahlarına sokulup: ‘Yemez misiniz/ nasiplenmez misiniz? Neyiniz var ki, konuşmuyorsunuz?” dedi.
93- Hemen sağ eliyle/yemini nedeniyle bir vuruşla sokuldu.
94- Bir süre sonra, onlar [İbrahim’in halkı] koşarak İbrahim’le yüz yüze geldiler.
95, 96-  O [İbrahim]: ‘Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah yaratmıştır’ dedi.
97- Onlar: “Şunun için bir bina yapın da bunu cahimin [çılgınca yanan ateşin] içine atın!” dediler.
98- Onlar, ona [İbrahim’e] tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik.

Bu ayet gurubunda, İbrahim’in hayatında başka bir safhayı teşkil eden kavmi ile arasındaki tevhid mücadelesi nakledilmiştir. İbrahim bir mizansen tertipleyerek kavminin uyanmasını sağlamaya çalışmıştır. Ne var ki, kavmi akıllanmayıp mevcut inadını sürdürmüştür. İbrahim’i cezalandırmaya kalkışmışlar, buna karşılık Rabbimiz tuzaklarını bozup onları cezalandırmıştır.
Hazırladığı mizansende, İbrahim (as), alay olsun diye kavminin putlarına yemek, para-pul sunmuş, Yemez misiniz/ nasiplenmez misiniz? Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?” diye bir de alaycı sorular yöneltmiştir.
93. ayette geçen “ اليمينel-yemin” ifadesinden “sağ eliyle”, “var gücüyle” vurduğu anlaşılabileceği gibi, İbrahim’in bir yemini gereği vurduğu da anlaşılabilir. “Sağ eliyle” anlamında ele alırsak, sağ elin sol elden daha güçlü olması nedeniyle darbenin şiddetini artırmak için “sağ el” ifadesi kullanılmış olur. “Yemin” anlamında ele alırsak, bu durumda da İbrahim’in putları kırmaya yemin etmiş olmasından dolayı putları kırdığı anlaşılır. Saffat suresinde birer sözcükle işaret edilen bu olayların detayı Enbiya suresinde verilmektedir.

Ve ant olsun ki, biz, daha önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Ve Biz onu bilenler idik.
Hani o [İbrahim], babasına ve kavmine: “Israrla kendisine tapınıp durduğunuz bu heykeller nedir?” demişti.
Onlar: “Biz atalarımızı bunlara tapanlar olarak bulduk” dediler.
O [İbrahim]: “Ant olsun ki, sizler ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
Onlar: “Sen bize hakkı mı getirdin, yoksa sen oyun oynayanlardan mısın?” dediler.
O [İbrahim] dedi ki: “Bilakis, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir; ki, onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza kesinlikle bir tuzak kuracağım.”
Sonra da o [İbrahim], ona müracaat etsinler diye kendilerine ait büyükleri dışında bunları parça parça etti.
Onlar [Kavmi], “Bizim tanrılarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, kesinlikle zalimlerdendir” dediler.
Onlar [Bazıları] “Onları anıp duran bir genç duyduk. Onun için “İbrahim” deniliyor” dediler.
Onlar: “O halde ona tanık olmaları için onu [İbrahim’i] insanların gözleri önüne getirin”  dediler.
Onlar: “Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” dediler
O [İbrahim]: “Aksine,  onu şu büyükleri yaptı. Konuşabiliyorlarsa haydiyin onlara sorun!” dedi.
Bunun üzerine kendilerine [vicdanlarına] döndüler de: “Şüphesiz siz, zalimlerin ta kendisisiniz” dediler.

Sonra onlar yine kendi kafalarına döndüler: “Ant olsun ki, bunların konuşmayacağını bilirdin” dediler.
O [İbrahim]: “O halde, Allah’ın astlarından size hiçbir şeyce fayda vermeyen ve size zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah’ın astlarından taptıklarınıza da üff [yazıklar olsun]! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi.
Onlar [kavmi]: “Eğer yapanlarsanız, şunu yakın ve tanrılarınıza yardım edin” dediler.
Biz: “Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve güvenli ol” dedik.
Ve ona bir düzen kurmak istediler de Biz kendilerini daha fazla hüsrana uğramışlar kıldık.
Onu da, Lût'u da, âlemler için, içinde bolluklar bulunan topraklara kurtardık.
Ve Biz ona İshak’ı, ilave olarak da Yakub’u bağışladık. Ve hepsini iyiler yaptık.
Ve biz onları, bizim emrimizle kılavuzluk yapan önderler kıldık. Ve Biz onlara hayırlar işlemeyi, salâtı ikame etmeyi, zekâtı vermeyi vahyettik. Ve onlar, sadece Bize kulluk yapanlar idiler. (Enbiya/51- 73)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder